Hasat
Rasgele dizilmişti her şey; gökyüzü, siyah bulutlar, buz tutan nehir, boşlukta çırpınan kuzgunlar… Ne gökyüzü siyah bulutların içinden geçiyordu, ne de siyah bulutlar gökyüzünün… Her şey birbirine teğet geçiyordu, her şey dağınıktı; birbirinden çok uzak olmasına rağmen. Gökyüzüne doğru uzanan dev ağaçlar dahi dağınık, siyah bulutlara uzaktı. Hiçbiri bulutları parçalayacak, kuzgunların kaçışını engelleyecek kadar acımasız değildi. Ya da hiçbiri cesur değildi, soluk gökyüzünün nefes almasını engelleyen siyah bulutları dağıtacak kadar. Kırmızı toprak gibi, buz tutan nehir gibi dev ağaçlar da rasgele dizilmişti her yere; kuzgunların gölgelerini dağıtsalar da, canlarını acıtsalar da bu onların ellerinde değildi. Rasgele dizilmişti her şey; ama her şey birbirine uzaktı. Hiçbir şey birbirine çarpmıyordu; renkler bile… Ne siyah, beyaza; ne de kırmızı, griye dokunuyordu. Ne de yağmur, gözyaşlarına… Her yerde gözyaşı vardı. En az dev ağaçlar kadar fazlaydı sayıları… En az onlar kadar yaşlı şehrin canını acıtıyorlardı. Siyah bulutlarsa birer birer yağmur damlalarını unutuyorlardı; tek tek, ağır ağır… Ama kimse ıslanmıyordu. Her şey gibi yağmur damlaları da boşlukta asılıydı, ve kimsenin gözyaşları karışmıyordu yağmur damlalarına. Kartondan evlerin bacalarından çıkan dumanlar, siyah bulutlara çarpmadan boşlukta eriyordu; aynı, şehirden kaçmaya çalışan, göç eden kuzgunlar gibi. Gitgide azalarak, gitgide solarak, gitgide parçalanarak… Gökyüzüne doğru uzanan dev kapıları herkese kapalıydı yaşlı şehrin; kimse içeriye giremiyordu, kimse dev kapıları açacak kadar güçlü değildi, ve kimse yoktu yaşlı şehirde. Evlerin içlerindeki plastik insanların dışında… Çevreye saçılan, havada asılı duran gözyaşları gibi, onlar da sahteydi, onlar da donuktu; her şey gibi, herkes gibi, ve içinde yaşamalarına rağmen ne siyah bulutlara, ne soluk gökyüzüne, ne de kırmızı toprağa dokunmalarına izin veriliyordu. Her şey gibi, herkes gibi, buz tutan nehir gibi… Güneş, bulutların ardındaydı ve nehir gibi o da buz tutmuştu; kırmızı, uzun, parlak kanatları ışıldıyordu. Nehre teğet geçerek… Buz tutan nehrin tek şansı güneşti, ama tek bir çığlık güneşin kırılması, paramparça olması için yeterliydi.
Günden güne ölüyordu yaşlı şehir; kimse yardım edemiyordu ona. Kimseden yardım istemiyor gibiydi o da… Dev kanatlarını iki yana açarak korumaya çalışıyordu içinde yaşayan her şeyi, herkesi; nefes almakta zorlandıklarını unutarak. Gitgide daha fazla soluyordu gökyüzü bu yüzden; gitgide daha fazla uzaklaşıyordu kuzgunların kulak tırmalayan çığlıklarından. Ama dev ağaçlardan başka kimse uzun, kimse güçlü değildi dev kapıları aşacak kadar. Ya da kimse şehrin dev kanatlarının arasından geçebilecek kadar küçük değildi. Herkes derin uykudaydı, ve herkes kaybolmuştu şehrin içinde, gözyaşlarının arasında. Herkes, her şey hareketsizdi… Her şey önceden belirlenmişti çünkü; dev ağaçların gölgelerine kazınmıştı. Bu yüzden hareketsizdi herkes; boşlukta asılı halde, ve hiçbir şey birbirine dokunmuyordu. Güneş, bulutların ardındaydı ve her an kırılabilirdi. Plastik insanlarsa birbirlerinin ardındaydı ve her an düşebilirlerdi; bu yüzden uzaklardı birbirlerine. Ama yakınlaşmalarına, birbirlerine dokunmalarına izin vermiyordu yaşlı şehir. Her şey belirlenmişti, her şey hareketsizdi… Kapana kısılmıştı Vosviddin. Hiçbir şey elinde değildi. Yalnızca şehir değil, herkes onun nereye gideceğini, ne zaman düşeceğini biliyordu. Dev ağaçlar, göç eden kuzgunlar bile… Bir adım attı, boşlukta asılı duran göz yaşlarına çarpmamaya çalışarak; soluk renkler, kum tanelerine karıştı. Kırmızı toprağa uzak olmasına rağmen… Bir adım daha attı Vosviddin, renksiz boşlukta; kollarını iki yana açarak. Bulutlar yer değiştirdi, köşe kapmaca oynar gibi; güneş, donuk kanatlarına karşın gülümsedi; dev ağaçlar gölgelerini savurdu gökyüzüne doğru. İleriye doğru baktı Vosviddin, dikkatlice. Plastik insanlar, çevreye saçılan gözyaşlarını topluyorlardı. Onlarca, yüzlerce gözyaşı saçılmıştı çevreye. Şehir, günden güne ölüyordu. Birer birer topluyorlardı donuk gözyaşlarını. Yağmur damlalarını atlayarak… Ürkekçe yanlarına gitti Vosviddin; yüzleri donuktu. Göz yaşlarından daha fazla… Ve çok hızlılardı, çok hızlı hareket ediyorlardı. Şehrin hiç alışık olmadığı kadar… Dizlerini toprağa koydu Vosviddin, toprağa dokunmadan; yerden bir gözyaşı aldı. İki eliyle dikkatlice tuttu gözyaşını, düşmemesi için, ya da düşmemek için.
İleride, dev ağaçların arasında bir tarla vardı. Savunmasız… Kuzgunlar uzaktaydı, ama çığlıkları hala yankılanıyordu. Bu bile devrik korkuluğun huzursuz olması için yeterliydi. Tarlada yüzlerce insan ekiliydi; her biri plastikti ve her biri donuktu. Hasat zamanıydı… Yavaşça yaklaştı Vosviddin, iki elinde gözyaşıyla; diz çöktü ve gözyaşını tarlaya ekti. Küçük bir kızın üstüne… Gözyaşı, kırmızıya karıştı ilk defa. Ağaçlar, gökyüzünü deldi hızla; yağmur damlaları toprağa dokundu; göç eden kuzgunların çığlıkları dev ağaçlara çarptı; siyah, beyaza boyandı; güneşin kanatlarıysa kırmızıya… Yaşlı şehrin haykırışı yankılandı gökyüzünde. Ve dev kanatlarını açtı yaşlı şehir; ağaçların gölgeleri gökyüzünde kayboldu. Herkes hareketsizdi; boşlukta asılı olmasalar da. Rasgele dizilmişti her şey; beyaz gökyüzü, dağınık bulutlar, nehir, boşlukta çırpınan kuzgunlar… Rasgeleydi her şey… Ve birbirine uzaktı.
19 Mayıs 1981'de İstanbul'da doğan